Haber

Sezai Temelli: Merkez Bankası Başkanı 20 gündür kayıp

Halkın Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Meclis Kümesi Başkan Yardımcısı Sezai Temelli, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Temelli şunları söyledi:

Ön seçimle Türk demokrasisinde devrim niteliğinde bir adım attık. Öncelikle partimizin yerel seçimler için yaptığı ön seçimler konusuna kısaca değinmek istiyorum. Geçen hafta büyük bir kısmı tamamlandı, bu hafta da çok küçük bir kısmı tamamlanıyor. 90 merkezde 100 binin üzerinde katılımla ön seçim yaptık. Aslında ön seçimlerin çok ötesinde, Türk siyasetine damga vuran iki haftayı geride bıraktık. Bildiğiniz gibi Türkiye’de siyasette tek adamlık, tekçilik ve vesayet Türk siyasetinin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Bu ön seçimlerle aslında Türk demokrasisi adına çok önemli bir adım atmış olduk. Devrim niteliğinde olduğunu söylersem abartmış olmam. Bunun önümüzdeki dönemde Türk siyasetinde değerli izler bırakacağını ve değerli girişimlere yol açacağını da söyleyebilirim.

‘UMARIM DİĞER PARTİLER DE ÖN SEÇİMLERİ İYİ İZLEMİŞTİR’

Bu anlamda gurur duyuyoruz. Sonuçların çok değerli gelişmelere yol açacağına eminiz. Bir yandan demokrasi açısından önemli bir adım ama diğer yandan son 5 yılda kayyum rejimine de önemli bir yansımasını ortaya çıkardı. Halkımız büyük bir katılımla iradesini bir kez daha ortaya koydu. “Kayyum istemiyoruz, kayyumlara mahkum değiliz, şehrimizi ve kendimizi yönetmek istiyoruz” dedi. On binlerce kişi demokratik siyasete yansımasını büyük bir şölenle gösterdi. Umarım Ankara bu durumu yeterince takip etmiştir ve diğer partiler de gerektiği gibi takip etmiştir. Bu durumdan gerekli dersleri çıkaracaklarını umuyorum.

‘ADALET BAKANI TARAFINI AÇIKÇA BELİRTTİ’

Ne yazık ki Türk demokrasisinin önündeki en önemli engellerden biri Türkiye’nin giderek hukuktan ve adaletten uzaklaşmasıdır. Bunun son örneğini Adalet Bakanı’nın talihsiz açıklamalarında bir kez daha gördük. Adalet Bakanı, Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında bir çatışma ve çatışma olduğundan söz ediyor. İki mahkemeyi birbirine eşitliyor. Meğer Anayasa Mahkemesi biliyorsunuz Anayasa’nın gereklerini yerine getiriyor ve kararlarında çok açık bir şekilde Anayasa Mahkemesi kararlarının tartışılmaz olduğunu, herkesin Anayasa Mahkemesi kararlarına uymak zorunda olduğunu söylüyor. Anayasayı beğenmeyebilirsiniz, değiştirmek isteyebilirsiniz ki bu Meclis’in görevidir ve toplumun uzlaşmayla elde edeceği bir durumdur. Bu konuda rastgele bir mahkemenin karar vermesi mümkün değildir. Sayın Can Atalay ile ilgili bu tartışmalar devam ederken Adalet Bakanı da bu konuda tarafını açıkça beyan ediyor. Sanki iki mahkeme arasında bir çelişki var ve bu çatışmanın çözülmesi gerekiyormuş gibi Meclis’e işaret ediyor. Meclis bu konuda adım atabilir. Ancak atacağı adım Anayasa’ya aykırı bir akılla değil, ülkenin asıl beklediği şey anayasa sorununa ilişkin atacağı adımdır. Ah, bunu göremiyoruz. Adalet Bakanı burada kalmıyor, Demirtaş ve Kavala kararlarını gündeme getiriyor. AİHM kararlarını eleştiriyor ve bunların siyasi karar olduğunu söylüyor. O izlemiyor. Hem Plan ve Bütçe Komisyonu’nda hem de Genel Kurul’da Dışişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamalar var. Dışişleri Bakanı, “Demirtaş ve Kavala kararına siyasi yaklaşımımız var” dedi. Soruna siyasi açıdan yaklaşan da bu iktidardır. AİHM aslında AİHM’nin gerektirdiği şekilde orada kararlar vermiş ve bu kararlar bağlayıcıdır. Anayasa 90. madde gereği bağlayıcıdır. Adalet Bakanı AİHM kararlarına karşı çıkarak bir kez daha Anayasa’yı ihlal ediyor. Peki bunlar neden ortaya çıkıyor? Bu talihsiz açıklamaların nedeni artık Türkiye’de adaletten, hukukun üstünlüğünden bahsetmenin mümkün olmamasıdır.

‘YARGI PAKETİNDE REFORM SORUN DIŞINDA DEĞİL’

Dolayısıyla Adalet Bakanı durumu kurtarmak için adeta bir kılıf hazırlıyor. 8’inci yargı paketini hayata geçirdiklerini söylüyor. Bunu yargı reformu olarak tanımlıyorlar. 7 paket getirdiler, 8’i geliyor. Her paketten sonra Türkiye’de adalet sistemi daha da çöktü ve Türkiye hukukun üstünlüğünden daha da uzaklaştı. Bu gelen pakette reform ihtimali yok. Yargıda artan sorunların nedeni yargının siyasallaşmasıdır. Bunlar iktidarın muhalefetin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi asılı kalmasından kaynaklanan sorunlardır. Aslında Türkiye’de yargıyla ilgili atılacak adımlar var ama Adalet Bakanı’nın da söylediği gibi Türkiye’de yargı bağımsız değil. Yargı son derece bağımlı, taraflı ve siyasallaşmış durumda ve bunun derhal durdurulması gerekiyor. Buna son vermediğimiz sürece adalet sistemindeki bu çöküş ülkeyi büyük felaketlere sürüklemeye devam edecek. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini yaşatmak uğruna adalet sisteminin çökmesi aslında ülkedeki büyük sorunların kaynağıdır.

‘İSTİKRARSIZLIĞI TEMELLENDİRİYORLAR’

Bir diğer önemli konu da elbette ekonomi. Ekonomi dediğimizde bir taraftan Merkez Bankası’na, diğer taraftan Hazine’ye bakıyoruz. Her ikisinde de gerçekten bir ciddiyet eksikliği görüyoruz. Bu kadar ekonomik krizin, bu kadar ekonomik sorunun ortasında bu derece bir ciddiyetsizlik aslında yaşadığımız sorunları anlatması açısından değerli bir fotoğraf. Merkez Bankası Başkanı ortalıkta görünmüyor. 20 gün oldu. Merkez Bankası Başkanı ile ilgili birçok haber ve yorum var. Bırakın bunları cevaplamayı, o yok. Üstelik Merkez Bankası’nın neden özerk olması gerektiği bugün daha net anlaşılmıştır. Merkez Bankası bağımsız olunca başka sorunlar yaratıyor, siyasete bağlanınca başka sorunlar yaratıyor. Merkez bankaları özerk olmalı, kontrole açık olmalı ve dolayısıyla bu özerklik sayesinde siyasetten ve piyasalardan uzaklaşabilmelidir. Ancak Merkez Bankası bir taraftan siyasete, diğer taraftan uluslararası finansa bağımlıdır. Merkez Bankası’nın başına atanan kişiler liyakatle değil, böyle bir atama anlayışıyla geliyor. Bu akılla bu ciddiyetsizlik ortaya çıkar. Bugün para piyasalarında para politikasının ne olacağı tartışılmaktan ziyade Sadık Efendi’nin varsayımları ve Merkez Bankası Başkanı’nın ailesiyle ilgili konular tartışılıyor. Ancak enflasyonla mücadeleye yönelik ciddi bir program duymuyoruz. Varsayımları doğru olmayan, istikrarsızlığı körükleyen bir Merkez Bankası ve Merkez Bankası Başkanı ile karşı karşıyayız.

‘KURTARMAYA SARAYDAN BAŞLAYACAKSINIZ’

Hazine farklı mı? Sayın Şimşek’in açıklamalarına baktığımızda aynı zorlukları, aynı konuları, aynı ciddiyetsizlikleri görüyoruz. Bütçe felaketi var. Bu felaketin 2023 resmi zaten bize 2024 yılının nasıl olacağını gösteriyor. 2023 yılı bütçe açığı varsayımı 700 milyar lira civarında, hatta 700 milyonun altındaydı. Daha sonra 1.120 trilyonluk ek bütçe yapıldı. Ve o ek bütçe deprem için yapıldı. Bu bütçenin üçte ikisi kaynaklarını depreme ayırdı. O ek bütçe 2023 yılı ortasında denk bütçe olarak yapılmıştı. Denk bütçe yapılsaydı bütçe açığının 657 milyar lirada kalması gerekir. Ama neredeyse iki katına çıktı. 1,4 trilyonluk bütçe açığı oluştu. Daha da vahimi, faizler düşüldükten sonra oluşan açık, ilk baştaki 675 milyar liranın üzerinde, 700 milyar lira oldu. Felaket bununla bitmiyor. 2024 yılı için ilk bütçe açığı varsayımı 2,7 trilyona çıkıyor. Yani 2023 yılında bütçe açığı iki katına çıkacak. Bu bütçeyi nasıl finanse edeceksiniz, bu açığı nasıl finanse edeceksiniz diye sorduğumuzda Sayın Şimşek Genel Kurul’da cevap veremedi. Şimdi yanıt vermeye başladı ve para biriktirmemiz gerektiğini söylüyor. “Defteri son sayfasına kadar kullanıyorum” diyor. Tebrikler! Kitapları son sayfasına kadar kullanırsak, valiler kahveyi keserse, terfiyi durdurursa, işe arabayla gitmek yerine atla giderse 2,7 trilyonu kaplayacak. Şimşek’in ufku artık budur. Sayıları bilmediğinden değil, bence çok iyi biliyor ama algı hakim. Yani Fahrettin Altun’dan gerekli dersleri aldı. Sayın Şimşek, 2,7 trilyonluk bütçe açığını kapatmanın yolu tasarruftan geçiyor ama nereye tasarruf ettiğiniz önemli. Sana söyleyeyim. Saraydan başlayacaksınız. Sarayda tasarruf edeceksiniz. Kamu-özel ortaklıklarını görüşüp bu konuyu yeniden değerlendirip bu konudaki ödemelerde tasarruf yapacaksınız.

‘SAVAŞ DEVAM ETTİĞİ GİBİ TASARRUF OLMAYACAK’

Tasarruf genelgesine İletişim Başkanlığı da yazabilir ama en büyük tasarruf şüphesiz savunma sanayi dediğiniz savaş bütçesinden yapılacaktır. Bu ülkede silahlanmaya, militarizme, savaşa bu kadar kaynak harcanıyorsa; Bırakın bu bütçe açığını kapatmayı, 2,7 trilyonluk bütçe açığının yıl sonuna kadar 3,5-4 trilyona çıkması muhtemel. Bu potansiyele sahip. Bu bütçe aslında yılsonunu görmeyecek ve tekrar ek bütçe yapmak zorunda kalacaksınız. Siz Kürt meselesinin barışçıl demokratik çözümünü mümkün kılmadığınız sürece, Suriye’nin kuzeyi ve doğusunda, Kürdistan Bölgesi’nde sınır ötesi operasyon adı altında ağır bir savaş sürdürdüğünüz sürece, Türkiye’de hiçbir tasarruf olmayacaktır. bu bütçe. Bütçe açık veriyor ve toplum bu bütçe açığına katlanmak zorunda kalıyor. Toplumun katlandığı şey yoksulluktur.

‘İŞVEREN DESTEK FONU OLDU’

İşte torba yasa Meclis’e geliyor. Torba yasaya baktığımızda toplumun nasıl bir yoksulluğa katlandığını, ne gibi maliyetlerle karşı karşıya olduğunu görmek mümkün. TÜİK onayına rağmen enflasyon tahminlerinin tutulmadığı, döviz kurlarının her türlü baskıya rağmen tutulamadığı, Ocak ayı başlarında Orta Vadeli Programdan ciddi sapmaların yaşandığı bir ortamda, torba maddeden sermaye takviyeleri çıkıyor. Sermayeye verilen 40 milyarlık destek 57 milyara çıkıyor. İşsizlik Fonu çalışan başına 500 liradan 700 liraya kadar destek sağlıyor. İşsizlik Sigortası Fonu işsizleri desteklemek için oluşturulmuş bir fon ama patron için destek fonuna dönüştü. Torba yasaya baktığımızda emekliler de var. Emeklilikte büyük adaletsizlik var. EYT ile bu adaletsizlik daha da büyüdü. Stajyerler, çıraklar ve bunların çalışma günleri sayılmadı. Prim ödemelerine rağmen sayılmadı. 1 milyondan fazla kişi bu haktan yararlanamadı. Bugün emeklilerle birlikte 16 milyon civarında emekli var. Ama çoğu açlık sınırının altında ücrete mahkum ediliyor. Asgari emekli maaşı 10 bin lira, asgari ücreti 17 bin lira oldu. Şu anda açlık sınırı 15 bin lira, yoksulluk sınırı neredeyse 50 bin lira. Asgari emekli maaşının 10 bin lira olması, 6 milyon emekliyi gelirinin çok altında yaşamaya mahkum etmekten başka bir şey değil.

‘EMEKLİLER LEHİNDE TEKLİFLER VERECEĞİZ’

Öte yandan yüzde 37 civarında olan emekli maaşı artışı yüzde 42’ye çıkarıldı. Bu yüzde 5’lik artış, emeklilere bir seçim döneminde artış sağladı. Ancak bu artışın karşılığı yok. Asgari fiyat tartışmalarında asgari fiyatın yoksulluk sınırının yarısı kadar olması gerektiğini söyledik. Bugün yoksulluk sınırı neredeyse 50 bin lira. Yani taban fiyatı 25 bin lira olan dört kişilik bir ailede iki kişi yoksulluk sınırında çalışırsa geçinmeye yetecek ücreti alacak. Asgari emekli maaşının bu seviyede olmasını savunduk ama maalesef asgari emekli maaşı 10 bin lira. Bu önemli anlamda Türkiye’deki yoksulluğa işaret ediyor. Hem çalışan yoksulluğu, hem emekli yoksulluğu, hem kadın ve çocuk yoksulluğu. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde aslında bu ekonomi politikalarının yarattığı maliyeti görüyoruz. Torba yasaya karşı değerli bir muhalefetimiz var. Plan ve Bütçe görüşmelerinde bunu dile getirdik, tekliflerimizi yaptık. Ancak sermayeyi desteklemekten başka amacı olmayan AKP-MHP gruplarının kararıyla yaptığımız teklifler reddedildi. Bu hafta genel kurulda da aynı durumu hep birlikte yaşayacağız. Yine emekliler ve çalışanlar lehine bir önerge vereceğiz. Göreceksin; O güçlü sermaye ittifakı olan AKP-MHP grupları bu önerileri reddedecektir.

‘KIYIDA YIKANAN CESETLER İNCELENMELİ’

Bildiğiniz gibi Akdeniz’de kıyıya vuran ceset sorunu var. Beden bütünlüğünü kaybetmiş cesetler var. Önemli bir araştırmanın yapılması ve bir an önce yapılması büyük önem taşıyor. Bu insanlar nasıl hayatını kaybetti, nasıl bu duruma geldiler? Kuşkuların ağırlaştığı yer elbette mülteci sorunudur. Akdeniz’de tekneler mi batıyor? Yoksa bu insanlar organ ticareti, insan kaçakçılığı gibi mafya süreçleri sonucunda öldürülüp denize mi atıldı? Bunlar bilinmiyor ama bu konuda çok ciddi şüpheler var. Bu ele alınmalıdır. Türkiye’nin de gitmesi lazım. Buradan uluslararası kamuoyuna bir çağrı yapıyoruz. Sorunun ele alınması gerekiyor. Mülteci sorunu var. Türkiye’de mültecilere yönelik nefret söyleminin elbette arttığını da biliyoruz. Dolayısıyla bu anlamda büyük riskler taşıyor. Türkiye’de Kürt düşmanlığı, mülteci düşmanlığı adeta aşırı sağın ve ırkçıların beslendiği bir alana dönüştü. Dün Almanya’da bu konuyla ilgili çok önemli bir miting vardı. “Naziler dışarı” diyerek yan yana gelen halk, mülteci ve sığınmacılara destek verdi. Burada diyoruz ki, Almanya’da nasıl Naziler istenmiyorsa, biz de burada ırkçıları istemiyoruz. Mülteci sorununun uluslararası düzeyde demokratik bir anlayışla çözülmesi bu insanların hayatlarını kurtarabilirdi. Ancak bugünden sonra atılacak adımların da önemli olduğunu düşünüyoruz.

Soru: Yerel seçimler öncesinde önemli açıklamalar geldi. Başak Demirtaş’tan da açıklama geldi. Bu açıklama DEM Partisi için sürpriz miydi? Başak Demirtaş’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaylığı söz konusu olabilir mi?

Cevap: Bölgede ön seçim yaptık, batıda da aday havuzu oluşuyor. Komitemiz tüm aday başvurularını alacak ve hem merkez hem de yerel komitelerimizin yanı sıra MYK ve PM nezdinde değerlendirmeler yapılacak. Başak Hanım’ın başvurması bizim için elbette sevindirici. Bu havuza herkesin başvurmasını istiyoruz ama değerlendirmeyi komitemiz ve MYK yapacak.

Soru: CHP ile işbirliği için kurul oluşturuldu, son durum nedir? DEM Partisi’nin İstanbul’dan aday gösterme ihtimali yüksek mi? İstanbul’da CHP ile işbirliği yapılmama ihtimali var mı?

Kurulumuz tüm olasılıkları değerlendiriyor. Eş Başkanımız Sayın Tuncer Bakırhan bu konuyla ilgili bir açıklama yaptı. Güçlerimizi birleştirerek kazanabileceğimiz yerler artacak. Bunlar komite çalışmalarımız sonucunda belirlendikten sonra kamuoyuna açıklanacak. Burada asıl belirleyici olan Eş Başkanımızın açıkladığı kriterdir. Neden güçlerimizi birleştirerek kazanabileceğimiz yerlerde işbirliği yapmıyoruz?

Soru: Başak Hanım’ın adaylığı sizin için sürpriz miydi?

Benim için sürpriz oldu. Daha önce bunu bilmiyordum. Eğer bunu daha önce bilmiyorsanız, bu sizin için bir sürpriz.

haberhavran.com.tr

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu